Kuşkuculuk (Septisizm) Nedir? Ne Demektir?

Genel


Genel geçer doğru bilginin insan için olanaksız olduğunu dile getiren akıma, kuşkuculuk (septisizm) adı verilir. 
Bu akımın önde gelen temsilcileri, İlk Çağ felsefesinde Phyrrhon (Piron, M.Ö. 365-275), Timon  (M.Ö. 320-230), Arkesilaos  (M.Ö. 216-241) ve Karneades  (M.Ö. 214-129)’tir. 
Septik felsefe denince, bilginin imkânından “ilke olarak şüphelenen” bir felsefe anlaşılır. Septik eğilime Yunan felsefe tarihinin ilk dönemlerinde rastlanır.                                                                        

Söz gelişi Sofistler, açık açık, septiktirler. Protagoras’ın “insan her şeyin ölçüsüdür”varsayımını, “genel bir gerçek yoktur” anlamında anlamak pekâlâ mümkündür. Gorgias ise düşünmeyi, hoş zaman geçinen eğlenceli bir çaba olarak düşünmüştür. 

Septisizm denilince bilgi, varlık ve değerin var olduğundan şüphe eden ve bunların bilgisine ulaşılabileceğine kuşkuyla bakan felsefe anlaşılır. Bu anlayışa göre; duyularımızın bize sağladığı bilgi karmaşıktır, atlatıcıdır, değişkendir. Oysa doğru bilginin mutlak, açık ve genel geçer bir bilgi olması gerekir. Septisizmin bir “sistem” olarak ortaya çıktığı M.Ö. III. yüzyılda, yaygın olarak ahlak sorunlarıyla uğraşıldığını, evren karşısında insanın nasıl bir tutum alması gerektiğinin ana konu yapıldığını görmekteyiz. Septikler ile birlikte ahlakın temeline “şüpheyi yerleştiren bir felsefe oluşmuştur. Şüpheyi bir sistem olarak ortaya koyan ilk filozof Phyrrhon’dur.Bu yüzden septisizme Pyrrhonizm de denir. Ona göre varlıkların bizzat kendilerini hiçbir zaman bilinemez. Biz, varlıkları yalnızca bize göründükleri şekliyle bilebiliriz ve bu görünüşlerin ötesine geçemeyiz.Varlıkların, nesnelerin ne oldukları insan için bilinmez bir konudur. Pyrrhon’a göre, bilgimizin kaynağı duyumdur. Duyumlar ise sübjektif (öznel) olup, kişiden kişiye farklılık gösterir. Dolayısıyla sübjektif duyumlardan hareketle, objektif (nesnel) bir gerçekliğin bilgisine varılamaz. 

Phyrrhon’un bu görüşleri, daha sonra öğrencisi Timon ve Aenesidemos (Enesidemos, M.S. 1. yüzyıl) temellendirilerek ayrıntılı hâle getirilmiştir.                                                                                       

Bu kanıtlardan bazıları şunlardır:

1. İnsanlarda bazı yapısal farklılıklar vardır.
2. Duyu organları, insandan insana farklılık gösterir.
3. Farklı koşullar özneyi farklı şekilde etkiler.
4. Nesnelerin yeri ve uzaklığı, duyumu olumsuz bir biçimde etkiler.
5. Yasaların, gelenek ve göreneklerin insanların üzerinde farklı etkileri olur.
Sıralanan bu nedenlerden dolayı, aynı şeyler farklı insanlara, farklı şekillerde görünebileceği için doğru bilgiye ulaşmak mümkün değildir. 
Arkesilaus, duyular ve akıl yoluyla elde edilen bilginin genel geçer bilgi olduğuna inanmamız için kanıtın bulunmadığını savunur.  Ona göre; “Doğru dediğimiz bilgiler gerçekten doğru değil, doğruya benzer bilgilerdir.” Karneades’e göre de “Doğru için elimizde güvenilir bir ölçüt yok, bütün bilgilerimiz yalnızca olasılık değerindedir, kesin bilgi değildir.”
Görüldüğü gibi septisizm, insan zihninin kesin bilgiye ulaşamayacağını, gerçeğin özünü bilemeyeceğini, bunun için herhangi bir konuda özellikle ana madde, tanrı, ruh gibi konularda olumlu ya da olumsuz yargıda bulunmanın yersiz olduğunu ileri süren bir öğretidir. 
Septisizm hakkında yanlış anlaşılmaları gidermek için birkaç noktanın açıklanmasında yarar vardır.                                                                                                                                            Septisizm gerçeği bütünüyle inkâr etmek değildir. İnkâr etmek bir yargıda bulunmak olacağından septik filozoflar, hiçbir konuda kesin yargıda bulunmazlar. Ayrıca septik filozofların ileri sürdükleri görüşler gündelik olaylarla ve pratik işlerle ilgili değil, felsefi gerçeklikler ve ilkelerle ilgilidir.
Septiklerin şüphe anlayışını Descartes’ın şüphe yöntemiyle karıştırmamak gerekir. Çünkü septiklerde şüphe amaçtır; (doğru bilgiye ulaşma mümkün değildir) Descartes’ta ise “şüphe doğru ve kesin bilgiye ulaşmak için bir araç ve yöntemdir.”                                                                Descartes, insan için kesin ve mutlak bir bilgiye ulaşmanın mümkün olduğunu savunur. İşte söz konusu kesin ve mutlak bilgiye ulaşmak için, kuşkuyu bir yöntem olarak kullanır.
Günümüzde, bilim ve teknoloji hızla gelişmekte, her bilim dalı alanlarıyla ilgili sayısız doğru bilgi ortaya koymaktadır. Bunun sonucunda “Doğru bilgi mümkün müdür?” sorusu ortadan kalkmış ve septisizm bir felsefi öğreti olarak varlığını koruyamamıştır. 

10- Şüpheci olmak;                                                                                          

Şüphe, kişinin bir olaydan dolayı duyduğu güvensizlik ve emin olamama duygusu olarak yaşanır.  Bu duyguyu inanç ve inançsızlık arasında kalmış bir duygu olarak tanımlayabiliriz. İnsanlar bunu bazı hallerde gereksiz ve aşırı yaşanan bir duygu olarak kabul edebilir. Şüphe duygusunu aşırı uçlarda yaşayan kişiler paranoyak ya da kuşkucu olarak adlandırılır. Bu duygu bir yargıdan ya da hükümden önce yaşanan tereddütle birlikte ortaya çıkmaktadır. Bunun nedenleri yaşanan olayın inandırıcılığıyla bağlantılıdır. Bu etki kişiden kişiye değişim göstermektedir.Paranoyak kabul edilen kişiler çoğu hallerde tereddüt yaşamaktadır. Psikologlara göre şüphe kişinin kendi fobisi olduğu görüşünü yansıtır.“Şüphe duygusu insanlara göre doğru bilgilere ulaşmak için kullanılan bir araçtır.”

Şüphe bir hastalık mıdır?

Psikolojik hastalıkların hastalık olarak görülebilmesi için yaşamı etkisi altına alması ve kişilerin işlevselliğini bozması gerekir. İnsanlar yapıları gereği günlük hayatlarında değişik olaylardan dolayı şüphe duygusunu yaşar. Bu duygular genellikle hayatı etkilemeden yaşanır. Ancak bazı kişilerde bu etkiler geçici olmaz.  Düşüncelerinde sürekli olarak kendilerine gelecek zararları, aldatılmaları var ederek, yaşam kalitelerini bozacak düzeyde bir yaşam sürerler.  Düşünceleriyle doğru orantılı kanıtları ararlar, bunları şüphe duydukları olaya uydurmaya çalışırlar. Düşüncelerini doğrulayacak öfke duygusunu yaşar, mutsuzluk ve kaygı duyarlar. Bu aşamadan itibaren şüphe yerini psikolojinin hastalık olarak kabul ettiği paranoyaya bırakır. Bu etkilerin önü alınamadığından, toplumda bireylere zarar verici eylemler yaşanmaya başlar. Kişiler şüphelerinin doğru olduğu düşüncesini taşıdığından, tedavi için bir harekette bulunmaz. Bu kişilerin tedavi olması çevresinden gelen etkiler doğrultusunda gerçekleşir. Kişiyi tedavi olması gerektiğine ikna edecek bir yakını varsa, bu zararlı düşüncelerinden kurtulabilir.  Paranoya sahibi kişilerin yakınları, şüphelerinin böyle olmadığını anlatırken kişi öfkeye kapılabilir, karşısındakine güvensizlik duygusu içine girebilir. Bu nedenle bu hastaların ikna edilmesi için çaba gösterilmeden, tedavi olmaları konusunda ikna edilmesi sağlanmalıdır. Paranoya yaşayan kişilerin bunu daha ileriye götürmesine izin vermeden, tedavi olmaları sağlanmalıdır.

Şüphe ve paranoyadan kurtulmak için ne yapılmalıdır?

Bu etkileri aşmak için öncelikle bir sorunun varlığı kabul edilmelidir. Kendinizin düşüncelerine ve davranışlarınıza değer vermeniz ve bunları telafi etmek için çaba göstermeniz gerekir. Bunu sağlamak için başkalarıyla kendinizi eşit olarak görmeniz gerekir. Bu davranış size başka insanlardan şüphe duymamanızı sağlayacaktır. Düşüncelerinizde yaşattığınız şüphelerin doğruluğunu öğrenmeye çalışmak etkili bir davranış olacaktır. Şüpheli düşüncelerinizi doğrulayacak cevapları bulabilmek için kendinizi sorgulamanız gerekir.  Duyduğunuz ve öğrendiğiniz konuların yalan ya da doğru olduğu konusunda araştırma yapmalı, bunlara ne derece güveneceğinizi değerlendirmeli, olmayan konulara varmış gibi değer vermemeli, insanları yaşamınıza alma konusunda şüpheci olmamalısınız. Kendinizi yöneten birilerinin olup olmadığını, tavırlarınızın başkaları tarafından ne derece desteklendiğini, bu kişilere ön yargıyla yaklaşıp yaklaşmadığınızı sorgulamalısınız. Bu düşünce ve davranışlar çocukluk döneminde yaşanan vuruk, incinme ya da çevresel etkilerden dolayı oluşmuş olabilir.  Kişiler kendisini koruma yolu olarak şüphe etmeyi uygun gördüğünden, başkalarının kendisine yaklaşmasına izin vermez.                                                                                                                  

Bu etkilerden kurtulmak için kişiler profesyonel destek almalıdır. Kendinizde olan güven eksikliğini karşınızdakini dinleyerek, tarafsız olarak ve sabırlı davranarak aşabilirsiniz.

Felsefenin ele aldığı tüm konuların içine girmiş bir cin gibidir, şüphe. Bu cin; felsefenin, düşünen beynin yani insanın içindedir.

Günlük hayatta şüphenin, insan hayatına kattığı olumlu durumlar vardır. İnsanı yanlıştan, hata yapmaktan koruyabilir.  Bir de yaşama zarar veren tarafı vardır ki, bu da güvensizliği, mutsuzluğu ve zor bir hayatı getirir ki zehir eder hayatınızı. Şüphenin felsefe içindeki yeri de bu iki durum gibidir. Felsefe de şüphe, olması gerekendir. Meseleleri çözme yöntemi ve yeni sorulara kapı açma yoludur. Dolayısıyla bütün konuların ana dayanağıdır, metodudur. Bir de yıkıcı özelliği vardır ki; burada aşırı şüphecileri kastediyoruz, bunlar ne varlık ne de bilgi anlamında hiçbir şey kabul etmezler. Bu öyle bir şüpheciliktir ki, buna kapılan kişi, artık bilgi üretemez ve hayata yeni bir şeyler katamaz hale gelmektedir yani şüphe denizinde boğulmaktadır.

İşte benim bu başlık altında bahsedeceğim şüpheşüpheyi bir tavır ve araç olarak kullanmayı seçen filozoflar ile şüpheden başka amaç gözetmeyen filozoflar olarak iki koldan ayrılacaktır. Amacım şüphe başlığı altında, şüphenin, felsefe tarihi içinde nasıl kullanıldığını araştırmak ve size aktarabilmektir.

Bunu yaparken öncelikle şüpheciliğin, şüphe duymamızı gerektirecek unsurların ne olduğu konularından başlayıp ondan sonra felsefe tarihi içinde görülen aşırı şüpheciler ve şüpheyi bilgi elde etmek için kullananlar olarak ayrım verilecektir.                                                                 

ŞÜPHE VE ŞÜPHECİLİK;

Şüphe, bir şeyin doğruluğuyla ilgili olarak tereddüt içinde olma, kesin karar verememe durumudur.Bu tanımıyla şüphe, olması gereken bir araştırma yolu mu yoksa bir nevi kararsızlık ve daha uç noktada ise patolojik ( hastalık göstergesi, belirtileri ) bir durum mudur?  Bunun ayırt edilmesi şüphenin ayarıyla ilgilidir. Şüphecilik ise yine Ahmet Cevizci’nin Paradigma ’da verdiği tanıma göre; “İnsan zihninin bilgide kesin ve pozitif doğrulara ulaşamayacağını, kesin ve doğru bilginin mümkün olmadığını ve insanın görünüşlerin ötesine geçerek gerçekliğin kendisine ulaşamayacağını öne süren görüştür.”   Bu tanıma göre şüpheci bize şunları söyler: Doğru bilgiye ulaşmak imkânsızdır, hiçbir şey bilinemez ve insan zihni doğru bilgiye ulaşmada yetersizdir. Bu tanımdan hareketle epistemoloji ( bilgi kuramı ), ontoloji ( varlık bilim ) ve zihin felsefesi eksenli bir şüphecilik gelişmesi mümkündür. Fakat biz şüpheciliği, temelde bilgi problemi ekseninde ortaya çıkmasından dolayı, bu yönüyle inceleyeceğiz.

Bilgi konusunda araştırmalar Antik Yunan’a kadar gitmek şarttır.  Yunan’da en geçerli bilgi tanımlarından biri Platon’a aittir.  Platon’dan öncesinde ise Sofistlerde bilgi ile ilgili tartışmalar oldukça yaygındır. Bunu Platon’un diyaloglarında görmekteyiz. Bilgi ile ilgili tartışmalar, bilgi nedir sorusu etrafında değil de, doğru bilgi nedir sorusu etrafında gerçekleşmiştir.  Bu anlamda Sofistlerin, ilk bilgi bilimsel irdelemeleri yaptığını söyleyebiliriz.

Sofistlerden önce filozofların doğa ve varlık üzerine düşündüklerini görüyoruz. Thales, Anaximenes, Anaximandros, Herakleitos, Empedoxles, Demokritos  gibi düşünürler evrenin ana maddesi/ arkhe problemi üzerine yoğunlaşmışlar ve töz arayışlarına girmişlerdir. Fakat bu filozofların farklı farklı cevaplar vermesi, bunların hangisinin doğru olduğu sorusunu beraberinde getirmiştir. Mutlak doğru bir tane ise, bu çeşitlilik neden kaynaklanmıştır?  Mutlak doğru bir tane değilse o zaman doğrudan bahsedebilir miyiz? Herkese göre farklılaşan doğru, aslında doğrunun olmadığını mı gösterir? İşte bu sorular Sofistlerin ortaya çıkış noktasıdır. (MÖ.5.yy). Sofistler düşüncelerini bu sorular etrafında oluşturmuştur.

Sofistlerin şüphecilik tarihinde ilk olmaları göz önünde bulundurulmadan, felsefe tarihi içinde şüphenin kullanım biçimlerine göre bir sınıflamaya gitmeyi daha uygun buluyorum. Bu anlamda şüpheciliği 2’ye ayırarak şekillendirdim:

a) Yıkıcı şüphecilik;  Sofistler ve Septikler bu grupta anlatılacaktır. Sofistlerin ünlülerinden Protagoras ve Gorgias’dan bahsedilecek, Septikler de ise 3 başlık altında filozoflardan bahsedilecektir.   İlkçağ septisizminde Pyrrhon ve Timon  Akademi Şüpheciliğinde Arkesilaos, Karneades, Çiçero ve Antiokhos Yeni kuşkuculukta ise Aenesidemos, S.Empiricus, Agrippa, Menodotos’dan bahsedilecektir.

b) Yapıcı Şüphecilik;  Bir tavır, yöntem olarak şüphecilik. Bu grubun içine Sokrates’in şüphe ile felsefe yapma biçimi, Descartes ve Gazali’nin şüpheyi araç olarak kullanması, Locke,  Hume ve Kant’ın deney dışı olana şüphe duyarak felsefelerini oluşturmaları dâhil edilebilir.

Çağdaş epistemolojide ise Gettier sorunu etrafında şüphecilik ne durumda ona bakılacaktır. Bu ayrımlara geçmeden önce şüpheyi ortaya çıkaran unsurların ne olduğuna bakılması daha uygundur.                        

ŞÜPHE DUYMAMIZI GEREKTİREN GENEL UNSURLAR

Düşünce tarihinde bildiğimiz ilk şüpheciler olan sofistlerin ve daha sonra septiklerin, şüpheyi amaç olarak kullanmasının temelde iki nedeni vardır. Birincisi duyumların yanıltıcı olması yani duyularımıza güvensizliktir. İkincisi ise bilginin konuya ait olmasıdır.

Sofistlere göre, duyu organlarımıza dayalı olarak bilgi oluşturmanın güvenilir bir yol olduğunu söyleyemeyiz. Duyularımız yanıltıcıdır ve bu yanılgıyı ortadan kaldıracak bir mekanizma da yoktur. İlk bilgi kaynağımız olan duyular sürekli bizi aldatmaktadır. Günlük hayatımızda bunun örneğini sıkça görebilmekteyiz. Yolda yürürken uzakta gördüğümüz bir çöp kutusunu büyük bir çantaya benzetebiliriz ya da çayın içindeki kaşık kırık olmadığı halde bize kırık gibi görünebilir. Yine var sanma durumlarında da kişi aslında olmayan şeyleri gördüğünü, yaşadığını iddia edebilir. O zaman şüpheci bir insan şunu söyler. Eğer kimi zaman ben sanrı, düş görüyorsam ya da algılarım bir şeyi olduğu gibi göstermiyorsa, şu anda yanılmadığımı bana kim ve ne garanti edebilir?  Belki her an yanılgı içindeyim.   Bu durumda benim doğru bilgiye ulaşmam olanaksızdır?

Bilginin konuya ait olması da şüpheciliği getirmiştir.  Kişi sayısı kadar ortaya çıkan bilgi vardır, dolayısıyla ortak, genel geçer bir bilgiden bahsedemeyiz. Bunu en iyi Protagoras’ın “insan her şeyin ölçüsüdür” şeklindeki ifadede görüyoruz. Buna göre her insana göre değişen, farklılaşan bir bilgi ve doğruluk ölçüsü vardır. Bu da sübjektif bir bakış açısını getirmiştir.

ŞÜPHECİLİK ÇEŞİTLERİ;

YIKICI ŞÜPHECİLİK;

SOFİSTLER;

Sofistlerin, Sokrat’ın ifadesiyle utanmalarını gerektirecek davranışları, para karşılığı ders veren eğitmenler olmalarıdır. Zamanının birçok filozofu bu gezgin öğretmenleri eleştirse de, sofistler aslında Yunan’daki Aydınlanma çağının öncüleridirler. 

Sofistler, kendilerinden önceki filozoflardan ayrılırlar. Özellikle doğa üzerinde ilerleyen Ark he ( Batı Anadolu kıyılarındaki kentlerde yaşamış Sokrates öncesi filozofların ilke “temel” “ana madde” anlamı kazandırdıkları sözcüktür, unsurdur. ) tartışmaları sofistler de yerini, insana, bilgiye, toplumsal ve din konularına bırakmıştır. Eleştirel bir tavrın hâkim olduğu bu yönelimde felsefenin amacı insanları bilgilendirmektir. Bu bildirimi yapmak da ustalıklı bir dil kullanmayı gerektirmiştir. Bu da onların söylev sanatında epeyce ilerlemelerini sağlamıştır.

Sofistlerin en önemli özellikleri şüpheciliği benimsemeleridir. İnsan bilgisinin duyu organlarına dayandırılması ve duyu organlarının insanları bazen yanıltabilmesi, bu şüpheciliğin dayandığı temel düşüncedir. Bilgi, algı ile eşit tutulmuş ve algıların göreceliği üzerinden doğru bilgiye ulaşmanın mümkün olmadığı söylenmiştir. Bu görecelik, sofistleri rölativizme ( bağıntı ) götürür. Şeyler, insanlara göründüğü gibidirler yani her kişiye göre hatta her duyu organına göre de farklılaşmaktadır. Örneğin, parfüm, koku alma duyusuna hoş, tat alma duyusuna acı gelmektedir. Bu da farklı farklı izlenimler ve bilgiler demektir. Aslında “bilgi algıdır” şeklindeki bir tanımlamadan rölativizme geçilmesi gayet doğaldır. Çünkü her algılayan kadar bilgi olacaktır. Sofistlerin bu tanımlamasına, algılamanın tek başına bilgiyi veremeyeceğini söyleyen Platon, Theaitetos diyaloğunda Sokrates diliyle şöyle karşı çıkar;

Sokrates:  – O halde duyularla alınan izlenimlerde bilgi bulunmaz; fakat bu izlenimler hakkındaki düşünüşlerde bulunur; zira görünüşe göre varlığa ve gerçeğe bu alanda varılır; ötekinde ise imkânsızdır 

Platon’un bu anlatımı, bilgi algıdır diyen sofistlerin tanımının yetersiz olduğunu gösterir. Algı ve bilgi aynı şeyler değildir. Bilginin içinde düşünüş ve akli süreçler de vardır. Bu da “kişi kadar bilgi vardır” göreceliğini ortadan kaldırmaktadır. Sofistlerin en ünlüleri Protagoras ve Gorgias’tır.

Protagoras, önemli şüpheci filozoflardan biri olan Protagoras, “İnsan her şeyin ölçüsüdür; var olanların varoluşlarının da, var olmayanların var olmayışlarının da.” diyerek algıda göreceliği, öznelliği vurgulamıştır.

Burada insana yüklenen iki anlam vardır; Birincisi, insan varsa her şey vardır. İkincisi ise insana göründüğü kadarıyla her şey vardır. Yani dış dünya, bir anlamda insanın olmasına bağlanmıştır. İnsan varsa her şey var, yoksa hiçbir şey yoktur.  Diğerinde ise, insan var olanın ölçüsüdür, bu yüzden her şey insanlara göründüğü kadarıyla vardır ve kimseye görünmeyen yoktur.

Protagoras’a göre tüm bilgiler algılarla oluşur. Bilgi için tek kaynağım algıdır.  Dolayısıyla mutlak, nesnel bir bilgi yerine kişiden kişiye değişen öznel bilgilerden bahsedebiliriz.  Eğer ki bir mutlak ve doğru bilgiden bahsedecek olsak bile, ona ulaşmak olanaksızdır. Bu açıdan bilgide görelilik hâkimdir.  Bu düşünce aslında Herakleitos’un oluş öğretisinden etkilenmiştir.Herakleitos’a göre var olan şeyler sürekli bir akış içerisindedir.  Bu akışta her şey değişmektedir, aynı kalan hiçbir şey yoktur. Dolayısıyla böyle bir dünyada aynı ve değişmez kalan şeylere ulaşamayız. Bu da Protagoras’ın görelilik düşüncesini etkilemiştir.

Platon, Protagoras adlı diyaloğunda, Protagoras’ın para karşılığında verdiği derslerden, gençlerin kazanımlarını onun dilinde şöyle anlattırır:

Protagoras:                                                                                                                     – Delikanlı, benden ders almakla ne kazancın olacağını söyleyeyim. Benim yanımda bir gün geçirdikten sonra olduğundan daha iyi olarak döneceksin eve, ertesi gün de aynı şey olacak; böylece her geçen günle daha iyiye doğru ilerleyeceksin.  Benim yanımda yalnız öğrenmek için geldiği bilimi öğrenecek ve bu bilgi ona ev işlerinde evini en iyi yönetme biçimini öğretecek olan, sitenin işlerinde de onun en iyi konuşup, davranan kimse haline gelmesini sağlayacak olan temkinliliktir. Yani siyaset ve iyi yurttaş yetiştirmektir.                                                                                                    

Bu diyalog bize Protagoras’ın şüpheciliğinin yanında toplum meseleleri ve günlük hayatla ilgili birçok konuda da düşünce geliştirdiğini göstermektedir. Bu da bazı günlük bilgileri kabul ettiğini gösterir.

Gorgias: “Hiçbir şey yok, olsa da bilinemezdi, bilinse de başkalarına aktarılamazdı” diyerek şüpheciliği uç noktalara, hiççiliğe vardırmıştır.

Gorgias’a göre hiçbir şey yoktur, yoklukta varlıkta yoktur. Eğer yokluk olsaydı, hem bir şey olarak var olacaktı hem de anlamı gereği var olmayacaktı. Varlık da yoktur çünkü eğer varlık yaratılmamışsa sonsuzdur, sonsuzsa da hiçbir yerdedir. Yaratılmışsa da ya yokluktan ya da varlıktan yaratılacaktır.  Yokluk zaten var olmadığı için yokluktan yaratılamaz. Varlıktan da yaratılamaz çünkü o zaman kendisinden yaratılan varlık asıl varlık olur ki bu da yine sonsuzluğa dayanır. O halde varlık da yokluk da yoktur.  Eğer varlık olsaydı da biz onu bilemeyecektik. Varlığı bilmek için düşünmemiz gerekir. Ayrıca düşündüğümüz şeyin, düşünmemizden dolayı var olması gerekir.Nasıl ki var olmayan şeyi düşünüyoruz, var olan şeyin de düşünülmemiş olması mümkündür. Böylece düşündüğümüz her şeyin var olduğunu söylemek anlamsız olur. Varlığın bilgisini elde edebilsek bile başkalarına aktaramayız der en son Gorgias.  Dış gerçek bize sözden başka bir şeyle iletilir. Bizim dışımızda olanları yansıtan söz değildir. Dil, varlığı hiçbir biçimde olduğu gibi aktaramaz.

Görüldüğü gibi Gorgias, hiççiliğin sınırlarını oldukça zorlamıştır. Protagoras, her görüşün gerçek olduğunu iddia ederken, Gorgias da her görüşün yanlış olduğunu söylemiştir.   Protagoras ve Gorgias, şüphecilikte ve görelilikte bu kadar ileri gitmişken çağdaşlarına neleri anlatmış olabilirler? Yani mutlak bir doğrunun olmadığını, bilginin her kişi ve duruma göre çeşitlendiğini ifade eden sofistler, para karşılığında olmayan bilgiyi mi sattılar?Burada bilginin pratik amaçlar için kullanıldığını görüyoruz. Yani herkese göre farklılaşan bilgiler, pratik hayatta işe yaradığı ölçüde kullanıma hazırdır. Bu yüzden sofistlerin anlattıkları meseleler; siyaset, etik, dili kullanma ve gramer gibi konulardan oluşmaktadır. Fakat bilimsel bilginin bu tip bir şüphecilikte ne kadar ilerleyebileceği ise sorulması gereken sorudur.

Eleştirel düşüncenin yaygınlaşmasına hizmet eden bu grup filozofları, kendilerinden sonra gelenleri de oldukça etkilemiştir. Karşı çıkmalarına rağmen Sokrates ve Platon, felsefelerini oluştururken şüpheyi kullanmaktan çekinmemişlerdir.

SEPTİKLER

Hellenistik, Roma felsefesi döneminde, dört büyük felsefe okulundan bahsedilir. Bunlar Epikürosçuluk, Stoacılık, Septisizm ve Yeni Platonculuktur.

Bu okullardan birisi olan Septisizm, kuşkuculuk ile anılır. Aynı zamanda da “gerçeğin peşinden koşan araştırmacıların oluşturduğu felsefe okulunu tanımlar. Septisizm kendi içinde de belli gruplara ayrılır.  İlk dönem septikler Pyrrhon ve Timon’dur. Akademi Şüpheciliği ikinci dönemi oluşturur ve Arkesilaos, Karneades, Çiçero ve Antiokhos bu dönemdedir.  Üçüncü dönem yeni kuşkuculuk ise Aenesidemos, S. Empiricus, Agrippa ve Menodotos gibi isimlerden oluşur.

Septiklere, gerçeğin peşinden koşan araştırmacılar denilmesinin nedeninin altında yatan, dönemin karmaşık düşünsel yaşamı ve çok çeşitli düşüncelerin doğruluk iddiaları olabilir.

Septikler, kuşkucu tavırlarına rağmen, araştırmaktan düşünmekten vazgeçmemişlerdir. Aynı zaman da gerçek hayattan da kopuk olduklarını söyleyemeyiz. Onların en önemli amacı bu dünyanın gereği gibi açıklanmasıdır. Bu açıklamaları yaparken şüpheci kanıtlarla “bilgiye ulaşamayız” ya da “nesnelerin gerçek bilgisine ulaşamayız” derken bile bir bilgi vermektedirler. Bu anlamda en az bir bilgiyi kabul etmektedirler. Her şüphe, inancı tersten pekiştirmektedir. Yani şüphecilik negatif dogmacılıktır.                                                                                               

İLKÇAĞ SEPTİSİZMİ

Pyrrhon, kuşkuculuğu okul haline getiren ilk filozoftur. Şüphecilik bu dönemde sofistlerdeki gibi değildir. Daha sistematiktir ve gelişim göstermiştir.

Pyrrhon’a göre mutlak doğru bilgiye, gerçeğin objektif bilgisine ulaşabilmenin herhangi bir yolu yoktur.Böyle bir amaç için yola çıkıldığında tartışmaya açık, kuşkulu bir durumla karşılaşılır. Her önermeye, onu doğrulayan ve onu yanlışla yan iki önerme ile cevap verilir. Bunlar çelişik olmalarına rağmen, mantıksal güçleri bakımından birbirlerine eşittirler.Bu iki eşit önermeden hangisini kabul etmeliyiz?  Bu noktada Pyrrhon, en iyi yolun yargıdan kaçınmak (epokhe) olduğunu söylemiştir. Yargıdan kaçınmak kişiyi her türlü eleştiriden, görüşlerin çatışmasından doğan gerginliklerden kurtarır. Böylece kişi daha sağlam, dingin bir ruh haline kavuşur ve huzura (ataraxia) kavuşur. Yani kişi nesnelerin gerçek yapısını aramaktan vazgeçmeli ve sadece görünümlerle yetinmelidir. Bilge kişi, hiçbir şey hakkında “bu böyledir” dememelidir. “Bana öyle geliyor”,  “böyle olabilir” gibi ifadeler kullanmalıdır. Bilgece yaşam, dingin, huzurlu ve erdemli bir yaşam demektir.  Dönemin genel özelliği gereği insanın amacı, mutlu yaşamayı öğrenmektir.  Filozofların da tümünün felsefi amacı, kişinin mutlu olmasını sağlayacak bir ahlak felsefesi sistemi oluşturmaktır.

Timon, Pyrrhon’un öğrencisi Timon, üç soru sorar ve bunları yanıtlar:

1. Nesnelerin gerçek yapısı nedir?

– Akalepsia, kavranamaz.

2. Nesneler karşısındaki davranışım ne olmalıdır?

– Epokhe, Her türlü yargıdan kaçınmaktır.      

3. Nesneler karşısındaki doğru bir davranış bize ne kazandırır?

– Ataraksia, tutkulardan arınmak, ruh sarsılmaz lığı, dinginliktir.

Timon, herhangi bir konuda yargıya varmanın insanın mutluluğunu engellediğini anlatır.  Bu dönem düşüncesi aslında “insan nasıl ruh dinginliğine ulaşabilir?” sorusu etrafında şekillenen bir düşüncedir. Bu soru, her türlü yargıdan kaçınmaya bizi götürür ve dönem felsefesi de mutluluk ahlakına kilitlenir.  Bu düşünce, sadece dönemdeki kuşkucular arasında değil, hellenistik dönemin okullarından Stoacılık ve Epikürosçulukta da etkindir. Yine sofistlerde de tamamen mutluluk ahlakına yönelik olmasa da, iyi ve başarılı yurttaş yetiştirmek, günlük hayatın içinde değerli olan şeyleri ayıklamak insan için önemlidir. Onlar, pratik yaşamın ve siyasetin getirdiği bir erdem öğreticisi olmak amacındaydılar.

AKADEMİ ŞÜPHECİLİĞİ

 Arkesilaos: Platon’un Akademisinden yetişen Arkesilaos, bilginin imkânsız olduğunu söylemiştir. Ona göre, her şey mutlak bir karanlık içinde saklanır. Algılanabilecek veya bilinebilecek hiçbir şey yoktur. Yanlış yapmamak için seçilecek en iyi yol, yargıyı askıya almaktır. 

Arkesilaos, kuşkucu yaklaşımını, Sokrates’in kullandığı sorgulama yöntemi ile yapar. Aralarındaki fark, birinin doğru bilgiye ulaşılabildiğini söylemesi, diğerinin ise bunun mümkün olmadığını söylemesidir.  Sokratik yöntemi kullanarak özellikle Stoacılığın doğruluk ölçütü olarak kabul ettiği kataleptik tasarım kavram düşüncelerine karşı çıkmıştır.Stoacılara göre tüm bilgilerimizin kaynağı duyu algısıdır.  Tüm algılarımız değil, katalepsis haline gelenler, yani tekrarlar sonucunda zihnimizde derin iz bırakarak kökleşmiş olan tasarımlar, doğru bilginin ölçütüdür. Arkesilaos ise buna karşı çıkar. Çünkü ona göre rüyalarda, duyu yanılmalarında, var sanmalarda duyusal tasarım çok derin izler bırakır. Fakat bunlar, nesnesi olmayan veya nesnesini farklı aktaran tasarımlardır. Yani yanlış tasarımlardır. O halde kataleptik diye nitelenebilen tasarımlar da yanlış olabilir. Gerçekte de yanlış olmaktan muaf olabilecek hiçbir tasarım bulunmaz, der.

Karneades: Akıl ve duyu organları bize mutlak bilgiyi veremez. Çünkü duyu bilgisinde yanılma, gerçekmiş gibi algılama söz konusudur ve bu da bilgiyi mümkün kılmamaktadır. Akıl alanında da mutlak bir doğruluk yoktur. Bu noktada Stoacılar, en azından bir önerme, ya doğru ya da yanlıştır, bu alanda kuşku olmaz derken, Karneades bunu “yalancı sofizm ayasını örnek göstererek çürütür. Yalancı sofizm aya göre, kendisi Giritli olan biri, “tüm Giritliler yalancıdır” demiştir. Buna göre kendisi de Giritli olduğu için yalan söylemiş oluyor. Yalan söyleyince de, söylediği güvenilir olmaktan çıkıyor. Ama eğer yalan söylüyorsa aynı zamanda bu iddiasını doğrulamış oluyor. Bu durumda önermesi hem doğru hem yanlış oluyor. 

Mutlak bilginin olanaksızlığından hareketle ve de hem duyu organları hem de aklın sağlam bir doğruluk ölçütü sunamamasından hareketle, bir olasılık (ihtimal) kuramı geliştirmiştir.Bunun nedeni bilinemez dediği şeylerin, aslında bilinebilir olması sonucunu, ihtimale çevirme isteğidir.                                                                                                                                            İhtimalide üç dereceye ayırmıştır;      

1. Yalnız başına dikkate alındıkları takdirde muhtemel olan tasavvurlar,

2. Muhtemel olan ve aynı zamanda belirli diğer tasavvurlarla çelişmeyenler,                                                  

3. Her yönden desteklenen tasavvurlar. Bu son madde, aslında bilime karşılık gelmektedir. Bu olasılık kuramına göre, olasılıkla doğru olma, mutlak doğru olma iddiasının yerini almıştır.

Olasılıkla doğru olma kuramı aslında doğruluğa açılan bir kapıdır.  Şüpheciliğin en üst düzeyde yaşandığı septiklerde, bilim yapmak için bir çıkış yolu gibi gözükmektedir.

Cicero: Karneades’in olasılık kuramını benimsemiştir. İnsan için mutlak doğruluklara ulaşmak söz konusu olmadığına göre, olası olanla yetinmesi gerekmektedir. Kavramlar ve bilgi konusunda “olasılıkla doğru” demekten başka bir yol yoktur. İnsan için ancak olasılık vardır. Algılar, bilgiler ve nesnelerin kavramları olasılığıdır.

Antiokhos: Kuşkuculuğun yumuşatılmasını sağlayan düşünürlerden biridir. Ona göre her koşulda kuşkucu bir tutum içinde kalmak mümkün değildir. Eğer günlük algılarımızdan şüpheye düşersek, bilimde sanatta ve günlük hayatta ilerleme sağlayamayız. Bu düşünceleriyle dogmatizme kayan Antiokhos, daha çok Stoacıların yanında gözükmektedir.

YENİ KUŞKUCULUK

Aenesidemos: İskenderiye’de şüpheciliğin ilk şekline yani Pyrrhoncu anlamdaki şüpheciliğe dönüşü sağlayan düşünürdür. Bu anlamda yeni şüpheciliğin kurucusudur.    Ona göre bir şüpheci için ana davranış olan epokhe’nin dayanağı, insanın algı ve yargılarının sürekli değişmesidir. Epokhe’ye geri dönmeyi savunan düşünürün, neden yargıdan kaçınmak gerektiği ile ilgili on temel ilkesi (troposlar) vardır.  Bunlardan beş tanesi özneyle ilgili, beş tanesi ise nesneyle ilgilidir.  Bu ilkeler, var olan yanılsama tarzlarını ortaya koyar.  Bu ilkelerin, bakıldığında, genellikle algı yanılmalarıyla ilgisi olduğunu görmekteyiz.  

SextusEmpiricus: Şüphecilerden bize tüm eserleri kalmış tek filozof olan Empiricus sayesinde, diğer şüphecilere dair de çok şey öğreniyoruz.Aenesidemos’un on tropostunu da yazılı olarak bize ulaştıran kişi Empiricus’tur.

Empiricus, her ne kadar şüpheci bir sistem ve doktrinden bahsetmek istemese de, kuşkuculuğu sistemleştiren kişidir. Ona göre şüpheci amaç, kişinin bütün eylem ve düşüncelerinin kendisi tarafından yönlendirildiği fakat kendisinin hiçbir şekilde yönlendirilmeyen ve mutlak arzulanan şey olmasıdır.                                                                                                                        Kuşkuculuk dışında elde edilen her tür bilimsel ve felsefi bilgiyi dogmatik olarak kabul eden düşünürdür.  Kuşkucu olan birinin hiçbir görüşe veya bilimsel kurama veya ilkeye bağlanmaması gerektiğini öne sürmüştür.   Kuşkuculuğun nasıl olması gerektiğini ve Sokrates sonrası kuşkucuların neler düşündüklerini, dogmatizme gitmelerini, yargıyı erteleyen kuşkucuları anlatarak genel bir kuşku felsefesi yapar.

Empiricus, şüphecilerin kullandığı dil konusunda da açıklamalarda bulunur. Bu o dönem için ilginç bir araştırma olabilir.  Analitik felsefenin tüm problemlere dil açısından yaklaşması ve dil analizi ile çözüm bulması sürecinin bir örneğini Empiricus’ta görebiliriz. O, şüphecilerin kullandığı dilsel ifadeleri belirlemeye çalışarak aslında belli bir zihinsel süreci ortaya koymaya çalışmıştır. Şüphecilerin kullandığı bazı ifadeler şunlardır:

-daha fazla değil

-belki, muhtemeldir ki, şöyle olabilir ki…

-ben hiçbir fikir belirlemesinde bulunamam, hiçbir şeyi belirleyemem ve buna benzer gibi ifadelerin aslında ne için kullanıldığını araştırma yoluna gitmiştir. 

Agrippa ve Menodotos: Agrippa, Aenesidemos’untroposlarına karşı daha geniş ilkeler oluşturmuş ve bunların sayısını da beşe indirmiştir.  Bu ilkelerden çıkan sonuç şudur; “Hiçbir şey kendi başına bilinemez ama ötekilerle ilişki içinde bilinebilir.”Bu ötekiler mutlak biliniyorsa diğerleri hakkında bilgi verebilir. Mutlak bilinme durumu da olmayacağına göre hiçbir şey bilinemez.

Menodotos ise, troposları ikiye indirmiştir. 

Yıkıcı şüphecilik başlığı altında incelemeye çalıştığımız sofistler ve septiklerin, tarihsel olarak da bir gelişim gösterdiklerini söyleyebiliriz. Sadece görünüşleri fark edebiliriz diyen bir noktadan Empiricus’la birlikte bilimsel bir tutuma doğru yol almışlardır. Bu sonuç aslında bize, şüphenin tek amaç olarak yaşamın tümüne hâkim olmasının mümkün olamayacağını gösterir. Çünkü insan ilerlemek, gelişmek ve dönüşmek ister. Bunun için kendine yeni yollar bulur ve şüphe hayatındaki tek amaç olarak değil, amaca ulaşmada bir yöntem olarak etkisini sürdürür.

YAPICI ŞÜPHECİLİK  

Bu başlık altında, aslında tüm filozoflardan bahsedebiliriz. Çünkü filozofların şüphe dışında bir tavır geliştirdiklerini söyleyemeyiz. Hiçbir filozof kendisinden önceki veya çağdaşı filozofları ve düşünceleri toptan kabul ederek felsefe oluşturmaz. Eleştiri ve sorgulama, felsefe oluşturmanın özünde vardır. Bu felsefenin genel özelliğidir. Bizim burada bahsedeceğimiz şüphe, bu tavırdan daha farklı olarak, düşüncelerinin oluşma safhasında sistematik bir şekilde şüpheyi kullanan filozofları kapsamaktadır. Şüphe bu filozoflar için, bilgiye ulaşmakta ki en önemli araçtır.Bu filozoflardan biri Sokrates’tir. Sofistlerin kuşkucu bilgi anlayışlarını çürütmek için uğraşmıştır. Bunu yaparken de, kendisinin hiçbir şey bilmediğini söyleyerek başlar.  Hiçbir şey bilmediğinin bilgisine sahip olduğunu söylemesi ise, onun bilginin olduğuna dair düşüncelerinin özeti niteliğindedir.  Sokrat’ın iki amacı vardır.   Birincisi, insanlara kendisi gibi hiçbir şey bilmediklerini göstermeye çalışmaktır. İkincisi ise, hiçbir şey bilmediğini düşünen kişiye, bir şeyler bildiğinin gösterilmesini sağlamaktır.  Bunu yaparken de iki yöntem kullanır, söylenen sözün tersini kastederek kişiyle veya olayla alay etme ( İroni ) ve Maiotik ( Bir sorunu çözüme götürmek için geliştirilen yollar. ) yöntem.

Sokrates, yönteminin ilk aşamasında şüpheci bir tavra sahiptir. Fakat bunu devam ettirmemiş ve mutlak, genel geçer bir bilginin olduğunu kabul etmiştir. Bu yönüyle şüphe, onda bir tavır ve yöntem olarak bulunmaktadır. Bunu başka bir filozofta daha görüyoruz ki o da Descartes’tir.

Descartes, Yeniçağın önemli düşünürlerinden biridir.  Rönesans sonrası bilim hareketlerinin canlanmasının etkisiyle, O’da düşünce dünyasında yeniliklere gitmiş, geleneksel olanları reddederek işe başlamıştır. Descartes’ın hareket noktası akıldır. Akıl ile sağlam, açık seçik ve tartışılmaz ilkeler bulmak amacındaydı.  Doğruluğunu apaçık olarak bilmediği hiçbir şeyi doğru kabul etmemek, aceleyle yargıya varmaktan kaçınmak, önyargılara saplanmaktan kaçınmak ve vardığı yargılarda, kendinden şüphe edilmeyecek derecede açık ve seçik olarak kavradığı şeylere yer vermektir. Descartes’in çizdiği yoldur.                                         Descartes, sağlam bilgiye ulaşmanın yolu olarak benimsediği bu tavrı şöyle işletir,   -Haklarında en ufak bir şüphe olacak şeyleri zihnimden attım. Duyularımız bizi aldattığı için, onların bize hayal ettirdikleri şekilde var olan hiçbir şeyin bulunmadığını farz ettim. Daha önce ispat aracı olarak kullandığım bütün kanıtları yanlış diye attım. Uyanıkken zihnimizde bulunan fikirlerin, hiçbiri gerçek olmadan, uyurken de aklımıza geldiğini bildiğimden, o ana kadar zihnime girmiş bütün şeylerin, hayallerden daha gerçek olmadığını gördüm. Fakat her şeyin yanlış olduğunu düşündüğüm sırada, bunu düşünen benim, zorunlu olarak var olduğunu gördüm.  Ve şunu “Düşünüyorum o halde varım” hakikatinin sağlam olduğunu gördüm. Ve bunu aradığım felsefenin ilk ilkesi olarak görmeye başladım. Görüldüğü gibi Descartes, şüpheciler gibi yola çıkmış fakat sonucu dogmatikler gibi bitirmiştir. Bu anlamda O’nun doğru ve mutlak bilgiye ulaşmada benimsediği yol, metodik şüphecilik diye ifade edilen yoldur. Şüphe burada araç ve bir tavır olarak bulunmaktadır.      

Yine Felsefenin İlkeleri adlı kitabında ise şüphe için şunları söyler: “Hakikati arayanın hayatında bir defa bütün şeylerden gücü yettiği kadar mutlaka ama mutlaka şüphe etmesi gerekir. Fakat bu şüpheyi asla işlerimizi sevk ve idarede kullanmamalıyız. Edindiğimiz ilk doğru bilgi, var oluşumuzdur. Düşüncemiz bize var oluşumuzu bildirir.”

Descartes’a göre merkezde olan, zihindir. Fakat burada takılıp kalmaz ve kendi zihni dışında mükemmel bir zihin ve varlık arayışına da geçer.

Şüpheyi bilgiye ulaşmada yöntem olarak kullanan diğer filozoflardan ikisi Locke ve Hume’dur.  Bunlar, deney dışı bilgiye ait bir şüphecilik geliştirmişler ve Descartes’ın akılcı ve metafiziksel felsefesinin yerine, deneyci bir felsefe oluşturmuşlardır.

Locke, aklı, insanın sınırlı bir yetisi olarak tanımlar. Bunu söyleme nedeni, evrenin, Tanrı’nın yarattığı büyük bir makineye benzetilmesi ve bunu, insan aklının sınırlı yapısıyla bilemeyeceği düşüncesidir. İnsan aklı sadece ulaşabildiklerini bilir. Bu akıl, doğuştan bir takım ilkelerle gelmez. Boş bir levha gibidir. Her şey deneyim yoluyla bilinebilir. Deneyim dışındaki her türlü bilgiden kuşku duyabiliriz. Deneyin, dışsal ve içsel iki kaynağı vardır. Dış gözlemin kaynağı duyusal algılardır.  İçsel duyu ise düşünme kavramı altında toplanır. İnsana ilk duyum geldiği zaman, düşüncelere sahip olmaya başlar.

Hume, Aydınlanmanın en önemli düşünürlerinden biridir. David Hume’da, Locke gibi deney dışı bilgiye kuşkuyla yaklaşır ve bilginin kaynağını deneyden gelen izlenim ve idelerle açıklar. Ona göre bilgi;

a) mevcut duyu izlenimleriyle,

b) duyu yoluyla algılanan nitelikler arasındaki ilişkilerle ilgili sezgiler,

c) belirli ide ilişkileriyle sınırlanır. Onun ideler teorisi, bir algılar teorisidir.

Algılar duyumları, tutkuları ve duyguları ihtiva eder. Canlı olan bu algılara izlenim adını verir. Bu algılar üzerine düşünce oluşturma ise ideleri anlatır.  İnsan zihninin bütün algıları, ideler ve izlenimler olarak ikiye ayrılır.  İdeler soluk, cansız ve daha az güçlü izlenimlerdir.

Hume, nedensellik ilkesini yani her şeyin bir nedeni olduğu ilkesini, eleştirel incelemeye tabi tutar. Bunun sonucunda nedenselliğin mantıksal bir zorunluluk olmayıp, alışkanlıklar olduğunu ortaya koyar.  Bu bilimsel bilginin bir anlamda dayanağını yitirmesi demektir. Hume, nedensellik ilkesini bilmeden bu ilkeye dayanarak elde edilen tüm bilimsel bilgilerden kuşku duymamız gerektiğini söyler. Ona göre bu ilkenin bilinmesinin alışkanlık sonucu olduğunu söyler.  Nedensellik bu anlamda ne önsel ne de deneyden gelen bir ilkedir. O sadece bir alışkanlıktır. Bu ilkede de olduğu gibi Hume, deneyden gelmeyen her bilgiye kuşkuyla yaklaşır.Bunun içine özellikle metafiziği de dâhil eder ki, kendisi ciddi bir metafizik düşmanıdır. İnsan Zihni Üzerine bir Araştırma kitabının girişinde metafizikle uğraşan filozofların ciddi eleştirilerini yapar. Metafiziği yanlış inanış olarak nitelendiren Hume, bu uğraşların insan zihnini ele geçirdiklerini söyler.

Kitabın ikinci bölümü olan Fikirlerin Kaynağı adlı bölümde ise insan zihninin sınırlarından bahseder. Düşünceler ne kadar bağımsız görünürse görünsün aslında çok dar sınırlar içerisinde sıkışmıştır.  Zihin, sadece duyularla gelen malzemeyi düzenler.Zihin, aslında bir bilgi kaynağı olarak çokta önemli işlevlere sahip değildir.Zihnin sınırlarının gösterildiği, zihni yetkinsizleştiren bir şüpheciliktir budur.

17.yy akılcıları, Descartes çerçevesinde asıl bilginin akıl bilgisi olduğunu ileri sürerken, 18.yy deneycileri, insan zihninden bağımsız bir dış dünyanın var olduğunu ve bunun duyularla bilinebileceğini ileri sürmekteydiler. Bu noktada Kant, ikisinin uzlaşacağı eleştirel bir sistem getirmiştir.

Kant, bilginin iki kaynağa dayanarak oluştuğunu söyler.Bunlardan biri deneyden gelen malzeme, diğeri ise zihnin bu malzemeye ekledikleridir. Kant’a göre insan deneyden gelen bu malzemeyi hiçbir zaman bilemez. Ancak zihin ona eklemeler yaparsa, onu kendine göründüğü gibi bilebilir. Yani kendinde şey’i, numeni bilemez.  Yani zihinsel olayları önceden bilemez.Bizim için olan şeyi, bize göründüğü şekilde şeyi yani görgü bilebilir. Dolayısıyla bize deneyle gelmeyen, hakkında herhangi bir deney sahibi olamayacağımız şeyleri bilemeyiz. Dolayısıyla metafizik kavramların ( Tanrı, ruh gibi ) bilgisine ciddi anlamda asla ulaşamayız. Kant’ın bu şüpheciliği, Hume’da da karşımıza çıkan, zihnin sınırlarının gösterildiği bir şüpheciliktir.

Kant, bilgi elde etmeden önce, insan zihninin analizini yapar. Acaba deney bilgisinden önce insanın bilgi elde etme kapasitesi nedir, diye sorgular. İnsan zihnini, aklı mahkemeye çıkarır ve ona neleri bilip bilmediğini sorar. Akıl, akıl üzerine bir sorgulama yapar.  Kant’ın eleştirel kuşkuculuğu insan zihninin bilme kapasitesini ortaya koymaya çalışır.

Buraya kadar olan kısımda felsefe tarihi içinde adı şüphe ile anılan bir kısım düşünürden bahsettik. Daha birçok isimden de bahsedilebilir. Fakat şimdi günümüz bilgi tartışmalarında şüphenin nasıl bir şekil aldığına bakmak daha doğru olacaktır.

Felsefe tarihinde, bilgiyle ilgili ilk kapsamlı tartışmayı yapan isim Platon’dur.Platon’dan önce de bilgi tartışmaları vardır. Özellikle sofistlerin şüphe eksenli düşünmeleri, bilgi ve varlık sorunları üzerinedir. Fakat bilgi konusunda en güçlü tanım Platon’dan gelmiştir. O, bilgiyi, gerekçelendirilmiş doğru inanç olarak tanımlar. Bu tanım günümüze kadar geçerliliğini korumuştur. Bugün bilgi üzerine konuşan çağdaş filozoflara baktığımızda tartışmalar, yine bu tanımdan hareketle olmaktadır. Gettier, bir makalesinde Platon’un verdiği bu tanımı formüle etmiş ve verdiği örneklerle Platon’un “bilgi budur” dediği tanımı eleştiriye açmıştır. Ona göre, gerekçelendirilmiş doğru inanç, şans eseri gerekçelendirilmiş olabilir. Dolayısıyla şans unsurunun ortadan kaldırılması gerekmektedir. Yani bilgi garanti altına alınmalıdır. Gettier’in bilgiyi garanti altına almak istemesinin asıl nedeni, bilgiyi şüpheden arındırmak içindir. Makalesinde verdiği örneklere baktığımızda da bilginin sürekli şüpheyle denendiğini görüyoruz ve şans eseri doğru bilginin aslında doğru bilgi olmadığı, şüpheli bilgi olduğu gösterilmeye çalışılmaktadır.

Bilginin garanti altına alınmasının istenmesinin nedeni, bilgi budur dediğimiz şeylere karşı duyulan şüphedir.  Bu şüpheyi ortadan kaldırmalıyız ki gerçek bilgiye ulaşabilelim. Bunun yapılabilmesi için iki yol seçilmiştir;Ya bilgiyi oluşturan unsurların sağlamlaştırılması gerekir ki bunu yapacak olan kanıtlardır ya da bilen öznenin güvenilir bilişsel süreçleri oluşturması gerekmektedir.Yani birinci grup şüpheyi ortadan kaldırmak için kanıtları kullanır, ikinci grup ise gerekçelendirilmiş doğru inanç için öznenin bilişsel sürecinden hareket eder.  İçsel ilik adıyla andığımız bu ikinci grubun temel düşüncesine göre, insan zihnine ait durumların gerekçelendirmeye katkı sağladığı söylenir. Bildiğimizden emin olmamızın yolu zihne ait dördüncü koşulu bulmaktır. Zihnin, 17.yy düşünürlerine benzer bir biçimde, her şeyi çözeceğine dair inanç, bu düşünceyi oluşturmuştur. Platon’dan itibaren gelişen ve Descartes’in zihni töz ( Değişenlerin özünde değişmeden kaldığı varsayılan idealist kavram, cevher ) olarak kabul etmesiyle uç noktalara varan bu düşünce, çağdaş epistemolojide de içsel ilik adıyla anlatılmaktadır.  Tabi ki günümüz zihin felsefelerine baktığımızda zihnin bir bütün olarak bilgi elde etme biçiminden, bilinçten, zihin beden etkileşiminden, dil zihin birlikteliğinden ve zihnin başka zihinlere ilişkin bilgisinden vb. bahsettiğini söyleyebiliriz.  İçsel ilik ise, son dönem zihin felsefelerinin de etkisiyle, zihnin bilgi elde etme kapasitesini ve bildiğimizden nasıl emin olabiliriz sorusunu temele alır ve bunun öznenin zihninde hazır halde bulunduğunu (apriori ve diğer ölçütler) ifade eder.Buna karşı dışsalılar ise içsel iliğin, bu zihin eksenli doğru bilgiye ulaşma yollarına yani zihne şüpheyle yaklaşırlar ve zihnin iç mekanizmasının bizi yanıltabileceğini söyleyerek, bilgiyi teminat altına alma koşulunu dışarıda ararlar.

Gördüğünüz, anladığınız ve kavradınız gibi zihne ilişkin şüpheler aslında ilkçağ şüphecilerinden farklı bir tavırla olsa da varlığını devam ettirmektedir.  Karmaşık bir yapısı olan zihnin ya da bilincin, bizi zaman zaman yanılgılara sürüklemesinin nedenleri bugün bilimsel olarak kanıtlanmıştır.Bilincin bir yerinde meydana gelen bir hasar, zedelenme ya da fazla uyarım bize olağanüstü birçok şeyi yaşıyoruz izlenimini verebilir. Bu açıdan bakıldığında zihnimizin kontrolünün bizim elimizde olmadığını ve zihnin bizi bazen yanıltabileceğini test ediyoruz. Bu da kimi zaman zihne karşı şüpheci tavırlara neden olmaktadır. Bu şüpheci tavır sadece zihne karşı gösterilmez.  Dış salcıların bilmede şansı önleyecek unsurlar için bilme araçlarını kullandığını biliyoruz. Bilme araçlarının güvenilir olması yanılgıyı da aza indirecektir.  Bu noktada “bilme araçlarına ne kadar güvenebilirim?” sorusu da sorulmalıdır. Örneğin algının, bir bilme aracı olarak bazen beni yanılttığını biliyorum. O halde bilme araçları ile Bunu, çağdaş epistemolojide içseliler, algıya dair şüphenin zihnin sahip olduğu yetenek ile giderilebileceğini söyleyerek yanıtlarlar, dışsalılar ise bunun bazı dışsal unsurlarla ve güvenilir süreçlerle sağlanacağını söylerler. Dolayısıyla şüphe çağdaş epistemolojide de varlığını devam ettirmekte ama asla bir çıkmaza sokmamaktadır. Bu şüphe, doğru bilgiye yönelmeyi sağlayan eleştirel bir şüphedir.Bu durumdan çıkmak için de çeşitli yollar önerilmektedir.                                           

DEĞERLENDİRME                                                                                                      

Buraya kadar geldiğimiz kısımda felsefe tarihi içinde adı şüphe ile anılan filozoflardan bahsettik. Yıkıcı şüpheciler bir tarafa, ikinci kısımda anlattığımız filozoflara ise birçok düşünür eklenebilir.  Felsefenin özü gereği zaten olması gereken, şüphenin yöntem olarak kullanılmasıdır. D.Hume’un ifade ettiği gibi şüphecilik aslında her türlü incelemeden önce gelmelidir ki yanılmaya ve acele yargılara varmayalım.

Bu evrensel bir şüpheciliktir.                                                                 

Evrensel şüpheciliğin dışında gelişen aşırı kuşkucu eğilimlerin ortaya çıkmasının nedenleri arasında, geliştikleri dönemin özellikleri gösterilebilir. Sofistlerden önce, varlığa ilişkin çok çeşitli açıklamalar, insanların zihnini çıkmaza sokmuş ve her şeyden şüphe eden bir tavra ve bireye yöneltmiştir. Sofistler bu anlamda geçiş dönemini temsil ederler. Kendilerinden sonra gelen Sokrates ve öğrencileri ise artık ayakları yere daha sağlam basan felsefeler oluşturma yoluna gitmişlerdir. Özellikle Platon ve Aristo’nun mantık ve matematik temelli hareket etmesi, bilgi ve inanç arasındaki farkları ortaya koymaları bunu göstermektedir. Septikler için de, Hellenistik dönemin karmaşasından etkilendikleri söylenebilir. Deneyciliğin benimsendiği, herkesin, gerçek burada dediği bir felsefe ortamında şüpheciliğin gelişmesi kaçınılmazdır. Fakat bu iki ayrı dönemi düşündüğümüzde insanların şüphe ile kalmak istemedikleri de açıktır. Bu da, bu çeşit bir şüpheci yaklaşımın günümüz düşünce dünyasında kalmamasının en önemli nedenidir.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir